| |
Hasan Hocam çok teşekkür ediyorum, gönlünün güzelliği yazılarına dökülüyor. Benim yazımdaki anlatım bozukluğu ve yazım-imla hataları benim de dikkatimden kaçmadı ama tekrar tekrar düzenleme yapmak istemedim. Kitaba düzenleyerek alalım biz yine
![]() Birkaç gün içinde yeni yazılarla burada olmaya devam edeceğim. Ben hikayelerimin çok güzel olmasından değil de herkes hikayelerini rahatça paylaşsın diye yazıyorum ve yazacağım. Sizlerden ricam da rahat bir şekilde hikayenizi paylaşmanızdır. Hikayelerimde özellikle tabiat olaylarının da içerikte olmasına dikkat ediyorum, lakin Siz içerikte herhangi bir şart var gibi düşünmeyin ve özgürce yazın lütfen. Bir sonraki hatıramın konu başlıkları 2006 Mersin sel felaketine yakalanmam ve 2016 Mersin sel felaketinden snowserkan sayesinde kurtulmam. Pazartesi günü muhtemelen yazımı kaleme alacağım. Saygılar.
Küçük bir şiirde benden olsun istedim umarım beğenirsiniz..
Sene 4 Mart 1987 ‘9’ Derece beklenen hava Gece ‘-5’ Derecelere kadar düşmüştü. Ne olduğunu bile anlamadan uyanmıştık o bembeyaz günün sabahına.. Okulların Tatil oldu haberi gelmiş sevinmiştik, hatta bırakın okulları insanlar işlerine bile güçlükle gidebiliyordu.. We 1987 yi Tarihe geçiren bu Kar yağışının 10 gün süreceği kimsenin aklından bile geçmiyordu.. Sanki dışarda hayat durmuş gibiydi, insanlar Kar ve Tipi den dolayı evlerinden bile çıkamıyordu.. Ekmek bulmak bile çok zordu, Fırınların önünde uzun kuyruklar saatlerce bekleniyordu.. Rafları boş bakkallar satacak ürünü bile zor buluyor, evde ne bulursak onu yiyorduk adeta.. Koca bir hafta geçmişti ve zorunlu olmadıkca evden dışarı bile çıkamıyorduk.. Anlayacağınız öyle bir Tarih’di ki 1987 ne o gün ne şimdi nede 50 sene sonra da hatıralardan hiç silinmicek. Nasıl sevmişiz ki bu gün bile özlemle bekliyoruz, 32 sene geçmiş olsada üstünden, hep bir sonraki sene gelecek gibi..
Beğenenler:
• adakar, ahmetcengiz, Bir Dost, Burak1980, Captmehmet, gececi, KardanadamEmin, kardelisi, Keremburada, Nil.Trabzon, Snowsedat, snowserkan, ThunderSnow, Xooner
21 Mayıs 1998 Bartın'da yaşanan, tarihinin en büyük sel felaketinden bir alıntı paylaşmak istedim.
--- ALINTI --- Bartın Irmağı taşmış, şehrin büyük kısmı sular altında kalmıştı. Elektrikler kesik, haberleşme imkanları sıfırdı. Suların yuttuğu bazı evlerin çatısında ve hatta ağaçlarda bile kurtarılmayı bekleyen insanlar vardı. Askeriyeye ait bir helikopter sürekli şehrin üzerinde uçuyor ve mahsur kalan insanları kurtarmaya çalışıyordu. O zaman toprak zemin olan Ömer Tepesi Futbol Sahası helikopterler için pist alanı olarak kullanılıyordu. Bazı ulusal haber kanalları da helikopterlerle bölgeye gelerek çekim yapmaya başlamışlardı. Şehrin su basan noktalarında insanlar çaresizdi. Su basmak üzere olan kısımlarda ise ev eşyaları ve dükkanlarda yer alan malzemeleri kurtarmak için telaş vardı. O günlerde çocuktum. Meraklı bir çocuk… Sabahın erken saatleriydi. “Sel olmuş” denildiğinde apar topar evden fırlamıştım. Birkaç arkadaşımla ilk durağımız Hendekyanı olmuştu. İnanılmaz bir manzara vardı. Hendekyanı Caddesi’nde Tuna Apartmanın olduğu yerde kayıklarla ekmek dağıtılıyordu. Sular Devlet Hastanesi Kavşağının alt bölümünde yer alan mahallenin düzlüğüne kadar ulaşmıştı. O dönemler babamın işletmeciliğini yaptığı Orta Mahalle’de ki kahvehane de tavanlarına kadar sularla kaplanmıştı. Koşarak asma mevkiine geçmiştik. Köprü görünmüyordu. Sular çağlayarak geçiyordu. Irmaktan buzdolaplarının, çekyatların geçtiğini görüyorduk. Yalı’da yer alan eski terminal binası dahil olmak üzere birçok yer sular altındaydı. Keza Kavaklı bölgesi de sular altındaydı. Koştura koştura Kemer bölgesine geçtiğimizde hafızamdan hiç çıkmayan şeylere tanıklık etmiştim Bazı vatandaşlar gözyaşları döküyor, bazıları iş yerlerinden mallarını kurtarmaya çalışıyor bazıları ise çekirdek çıtlıyorlardı. Evet… Çekirdek çıtlıyorlardı. O günün ardından sular çekildiğinde ise geriye balçık deryası kalmıştı. Babamın kahvehanesinden tahta okey ıstakaları ile sokağa çamur attığımızı hatırlıyorum. Sadece bir kahvehanenin temizliği günlerce sürmüştü. Zararımız birkaç dolap ve ıvır zıvır şeylerdi. Ya diğer iş yerleri? Beyaz eşya mağazaları, marketler… Milyonlarca lira zarar görenler vardı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin gönderdiği su tankerleri, iş makineleri de olmasa sokaklardaki çamurdan, balçıktan kurtulmamız aylar alabilirdi. Ve o günden sonra Bartın’a Türkiye’nin dört bir yanından yardımlar gelmeye başladı. Ömer Tepesi’nde kurulan Kızılay çadırlarında arkadaşlarımla birlikte gönüllü çalışmaya başlamıştım. İl dışından gelen çeşit çeşit yardım malzemelerini sınıflandırıyorduk. Yemek yapan Kızılay aşçılarına yardım ediyorduk. Öğlen ve akşam saatlerinde yemek dağıtımı yapıyorduk. Yaklaşık bir aya yakın süre o çadırlarda Kızılay gönüllüsü olarak görev yaptık. Çocuk aklımız ermiyordu ama dönen dolaplara da şahit oluyorduk. Bunlardan biri sel mağdurları için Türkiye’nin büyük bir mobilya firmasından gönderilen oturma gurupları ve çekyatlardı. İki tır dolusu mobilyanın hepsi bir depoya sıkıştırılmış ve ne yazık ki ihtiyaç sahipleri yerine vicdansız açgözlülere nasip olmuştu. Bartın’a büyük büyük devlet adamları ardı sıra gelmişlerdi o günlerde. Helikopterlerle futbol sahasına iniyorlardı. Kızılay yardım merkezinin konuşlandığı bölgede Ömer Tepesi olduğu için gelenleri çok yakından görme şansımız da oluyordu. Her gelen devlet büyüğü Bartın için umuttu… Yalnız, boşa çıkan umutlardı. Bartın o dönemde devletten beklediği yardımı yeterli düzeyde görememişti. Hatta bankalardaki mevduatlara bakılıp “Bu şehir kendi kendine kalkınabilir” denildiği ve bu yüzden nakdi ya da diğer yardımlardan Bartın’ın mahrum kaldığı konuşulmuştu her yerde. Bartın, 91 yılında siyasi mekanizma sayesinde il olmuştu. Bahsettiğim siyasi mekanizma için Bartın’ın önemi büyüktü. Çünkü Bartın ve Karabük, Zonguldak’a bağlı illerken Zonguldak gibi büyük bir ilin siyasi kaderini Bartın belirliyordu. Zonguldak ise Türkiye’nin siyasi kaderini etkileyen illerin başındaydı. Bartın’dan çıkan siyasetçi isimlerde o dönemlerde siyaset arenasında adeta devleşiyordu. Hasan Akyol, Zeki Çakan, Köksal Toptan gibi… Tüm bunlara karşın 91’de il olan Bartın 98’de henüz çocuktu. Büyümeye çalışan bir çocuk. 98 seli o büyümeye çalışan çocuk için büyük bir yaraydı. 98 selinin açtığı yaralar bir şekilde sarıldı ama o gün Bartın’ın bir ayağı kırılmıştı. Ne yazık ki kırılan o ayak topal kaldı. Bartın, o günden sonra iyi kötü yürüdü ama bir türlü koşamadı. O günden bugüne topalız ama yaşıyoruz… “Çok şükür” der gibi.
İlkleme tekniği bulunan şiirde, Adımızı ilk harflere nakşeden Hasan'a, Anılarını ve anlam taşıyan yazıları gönülden koptuğu gibi yazan ve yazacak olan herkese SONSUZ TEŞEKKÜRLER.
Beğenenler:
• adakar, Burak1980, gececi, Hasan_iSTANBUL, KardanadamEmin, Keremburada, Snowsedat, Xooner
(03-11-2019, 12:09 PM)snowserkan Adlı Kullanıcıdan Alıntı: İlkleme tekniği bulunan şiirde, Adımızı ilk harflere nakşeden Hasan'a, Anılarını ve anlam taşıyan yazıları gönülden koptuğu gibi yazan ve yazacak olan herkese SONSUZ TEŞEKKÜRLER. Usta ben teşekkür ederim, bu sitede olmak burada küçük de olsa bir katkımızın olduğunu görebilmek gerçekten mutluluk verici.. Bende bu vesileyle öncelikle sitenin oluşmasında en baş sebep olan Serkan Usta sana... Site yönetimindeki çalışmalarla arka planda bu hizmetin bizlere eksiksiz bir şekilde ulaşmasında emeği olan Sefa ve Sezer KARdeşime.. Sonra benim için yeri ayrı burda olmamın ana sebeplerinden biri olan hiç bir zaman ümitsiz olmayan her zaman bizlere moral olmuş gözümüz kulağımız olmuş bir diğer dostum Emin KARdeşime.. Paylaştığı modellerle bizlere yol olan ışıl olan AZOR KARdeşime.. Bizlere yazılarıyla tahminleriyle bilgi veren destek olan yazılarını merakla beklediğimiz Bir Dost ve ersel candan KARdeşime.. Moderatör olarak benimle beraber yeri geldiğinde geceli gündüzlü çalışan mücadele eden Emre KARdeşime.. Aramıza son zamanlarda katılmış fakat gerek site yönetiminde gerekse diğer forumlarda yazılarını zevkle okuduğum ve merakla beklediğim Soner KARdeşime.. Yazılarıyla bizlere destek olan değerli Dostlarımız Usta üyelerimiz 3uZgibi, Ömer18 , sahinok , тaяaηтυℓa KARdeşime Gerek yorumları gerekse beğeni ve destekleriyle günün her saatinde yorumlarını esirgemeyen Özel üyelerimiz burakrpc_Dolunay_duman_Enginist_Hunter_kardelisi_mehmet karsever_Mustafa Torun0834_Primavera_snow41_Snowsedat_Snowtime KARdeşlerimize.. Ve bu işin olmazsa olmazında olan siz değerli Snow serkan sitesi takipcilerine Teşekkürü bir borç biliriz. Burada bulunmamızı istediğiniz müddetçe buradayız Dostlar hepiniz iyiki varsınız... Not:İsmini yanlışlıkla yazamadığım unutduğum isimler varsa hatırlatır yada düzeltirseniz sevinirim arkadaşlar..
Beğenenler:
• 3uZgibi, adakar, Bir Dost, Burak1980, Captmehmet, KardanadamEmin, Nil.Trabzon,
Part 1
2006 yılı, kasım ayının sonlarına doğru Kahramanmaraş'tan Mersin'e ziyaret için gidiyordum. Öğle saatlerinde Kahramanmaraş'tan otobüsle ayrıldık ve saat 15 civarlarında Adana Otogar'da yolcu indirme-bindirme için yarım saat kadar mola verdik. Bahar havası hakimdi, oldukça ılık, az bulutlu ve açıktı. Molanın uzun süresini otobüs etrafında adımlayarak geçirdim. Süre doldu, yola çıktık. Yaklaşık yarım saat sonra Tarsus'a yaklaşırken hava kapanmaya başladı. Hızla bulutlar çoğaldı, etraf kararır oldu. Arkaya bakıyorum güneş, önümüz simsiyah bir bilinmezlik. Tarsus veya Yenice'ye girmeden Mersin'e devam ettik ve Mersin'in girişinde (Liman-Serbest Bölge Kavşağı) adeta gök delinircesine bir yağmur başladı. Otobüsün içinden, o kadar yağmur ve dolu gürültüsüne rağmen gök gürültülerini duyuyorduk. Sıklıkla dolu, yağmur değişiyordu. Trafik sıkışmaya başlamıştı ve kısa süre sonra tampon tampona trafiğe döndü. Güç bela otogara yaklaştığımız ve otogarın uzaktan görünebildiği bir yerde yolda durduk. Ön taraftan şaşkınlık, panik ve korku dolu sesler yükseldiğini fark ederek arkaya yakın oturmakta olduğum koltuktan kalkıp öne yakın bir koltuğa ilerledim ve otobüsün ön camından gördüğüm manzara karşısında dehşete düştüm! Sadece birkaç yüz metre ilerimizdeki otogar kavşağında yukarı taraftan (siteler) gelen sel önüne kattığı araç, insan, ağaç, direk vs ne varsa almış denize doğru sürüklüyordu! Tam bir can pazarı yaşanıyordu. Tam önümüzde, sadece birkaç yüz metre ileride! Dualar, korku ve dehşet dolu cümleler otobüsün içini dolduruyor, beraberinde halen şiddetle devam eden yağmurun ve gök gürültüsünün sesleri kulaklarımızı deliyor ve "sıra bizde mi?" endişesiyle hepimiz müthiş bir korku ve panik içinde bekliyorduk. Önümüzde birkaç otobüs ve araç vardı yerinde duran. Daha ilerisinde ne varsa sel alıp götürmüştü ve sitelerden kaptıklarını da önümüzden geçiriyordu. Birkaç aracın yanlara savrulduğunu ve araçtaki insanların araçların tavanına çıktığını, sırılsıklam halde yardım beklediklerini gördüm. İnanılmaz bir manzaraydı. Eliniz kolunuz bağlı bekliyorsunuz, yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Sel caddeden aşağı doğru devam ederken taşan sular da bizim yolu doldurmaya ve otobüsün kapısından yükselmeye başlamıştı. Bagajdaki valizlerden zaten ümidimizi kestik, inşallah fazla yükselmez dualarına dönmüştük. Otobüs stop etti, çalışır durumda olduğu halde egzozdan içeri su almıştı. Bu arada otobüs O403, yani oldukça yüksek ve iyi bir otobüstü. Yaklaşık 4 saat kadar bulunduğumuz yerde kaldık. Su, otobüsün ön merdiveninin üst basamağına kadar çıktı, daha fazla yükselmedi. Bu süre zarfında Orman Bölge'nin arazözleri, polis panzerleri, kepçe, dozer gibi iş makinaları bölgeye gelerek hem mahsur kalan insanları kurtardı, hem de olabildiğince yolu açtılar. Halat takarak araçları çekme şansları olmadığından dolayı panzerler araçları sürükleyerek yolu açtılar. Yoldaki rögar kapakları (kendimi bildim bileli logar veya rogar yazılır sanıyordum ) fırlamış, araçların tekerleri düşmüştü. Ağaçlar çarpmış, direkler devrilmiş, her yer balçık olmuştu. Henüz su tam çekilmemişti ama araçların geçebileceği hale gelmişti. Yol da açılınca balçıkların içinden araçlar geçmeye başladı. Bizim otobüs de neyse ki şoförlerin ve muavinin arka koltukları sökerek motora ulaşmaları ve balçığı temizleyerek çalışır hale getirmeleri sayesinde o kıyametten çıkarılabildi. Otogarı su bastığı için otobüsler yol üzerinde uygun yerde yolcu indirme yapacak yer arıyordu. Bizim otobüs de yaklaşık 1 km kadar ileride uygun bir yer buldu ve yolcuları indirdi, bagajları boşalttı. Benim valiz en üstteydi (tamamen tesadüf) ve valizin alt yarısı balçıkla kaplanmıştı. Ancak bagajın yüzde doksanı fena haldeydi. Valizimi aldım, bir sağa baktım, bir sola baktım. Hava kararmıştı, elektrik kesilmişti. Araçların farları aydınlatıyordu etrafı. Hemen taksi aramaya koyuldum. Valizi sırtıma alarak çamurlardan geçtim. Uzakta bir taksi buldum, can havliyle kendimi attım araca. Gideceğim yer de en az 15 km mesafedeydi. Fiyat pazarlığına tutuştum, aslında adam ne dese razıydım Bereket versin ki su nereleri yıkmış, nereleri kapatmış hepsini biliyordu ve bir saat içinde adrese ulaştık. Ziyarete gittiğim yerdeki perişanlığı hiç yazmayayım. Elektrik gece geç saatlere kadar gelmedi ve ev günlerce küf koktu, bu kadarını yazayım. End of Part 1 ![]() Part 2 2016 yılı, Aralık sonu. İşyerinden takviye amaçlı Bingöl'de görev çıktığı bilgisini aldım. Gidiş tarihim 27 Aralık 2016, dönüş tarihim 1 Şubat 2017. Kışın en çetin zamanları ve Bingöl gibi fena kış yaşanan bir yere gidiyor olmak. Ne yalan söyleyeyim, hiçbir korku veya endişe yoktu, çokça heyecan ve mutluluk vardı. Hayatım boyunca görmediğim kadar çok kar görecek olma heyecanı! Hazırlıklarımı hemen yaptım, kışlık lastikler, zincir, takoz, çeki demiri, hatta kar çorabı, buz çözücü solüsyon vs tam takım yol hazırlığı yaptım. Yola çıkmamıza birkaç gün kala Konya ve Karaman, tarihlerinin en yüksek kar kalınlık seviyesine ulaşmıştı ve Muğla Fethiye'den çıkıp, Isparta, Konya, Kayseri gibi illerden geçerek Bingöl'e gitmeye çalışmak olmayacak duaya amin demek gibi bir şeydi. Mecburen sahil yolunu kullanmaya karar verdim. Güzergah Antalya, Mersin, Adana, Kahramanmaraş, Adıyaman Gölbaşı, Malatya, Elazığ ve Bingöl. Bu sırada da Malatya taraflarından sıklıkla hava durumu bilgilerini alıyorduk ancak Malatya taraflarında sıkıntılı bir kar durumu yoktu. Konya, Karaman, Kayseri olmadıktan sonra Bingöl'e kadar korkacak bir şey yok gibiydi. İlk gün sabah çıkacak, akşamına Mersin'de konaklama yapıp ertesi sabah Malatya'ya ulaşacaktım. Bir gece de orada konaklayıp Bingöl'e geçecektim. Mersin'de öğretmenevi veya otelde kalarak devam edecektim. Bu sıralarda da malum siteyi de an be an takip ediyordum ve gerçekten kendini havaya ve meteorolojiye adamış birinin, SnowSerkan Bey'in yazılarını ilgiyle takip ediyordum. Derken yola çıkmamıza kısa süre kala Serkan Bey'e özel mesajla ulaştım ve yolculuk durumumu anlatıp güzergah bilgilerini ve tarihlerini verdikten sonra ve muhtemel tehlikeler hakkında bilgilendirmesini talep ettim. Sağ olsun kısa sürede geri dönüş yaptı ve uyarılarındaki en çarpıcı nokta kar, tipi veya yolda buzlanma değil, Çukurova'daki muhtemel sel ve su taşkını riskiydi. "Kardan korkma, yağmurdan kork" diyordu. Planlamımız Mersin merkezde öğretmenevi veya otelde kalmak şeklinde olduğundan Serkan Bey'in uyarısı çok önemliydi. Tam konaklayacağımız gecenin sabahında sel ve su taşkını riskine dikkat çekiyordu. Tüm rasatları inceledim, hava durumu tahminlerine baktım ve Serkan Bey'in uyarılarını aklımda tutarak 2006 yılındaki tecrübemi de zihnimde canlandırarak o gece Mersin merkezde kalmamaya karar verdim. Çünkü Mersin'in altyapısı tahmin edilen şiddette bir yağışı kaldıramazdı. Erdemli ilçesinde ise doldurulmuş dere, dere yatağına ev-bina yapma gibi hatalar yoktu, hatta DSİ dereleri oldukça güzel ıslah etmişti (bunları bile incelemek zorunda kaldım). Erdemli Öğretmenevi'nde konaklamaya karar vererek yola çıktık. Bu arada mgm kuvvetli yağış veriyor, wunderground 40-50 mm yağmur diyordu. İkisi de orta kuvvette bir yağmur veriyordu ama mgm her zamanki aşırı temkinlilikle su baskını ve sel riski uyarısı veriyordu ama 50 mm yağacak diyerek! Dikkate bile almadım, 50 mm hiçbir sıkıntı çıkarmazdı biliyorum. Akşam saatlerinde Erdemli'ye vardık. Hafif yağmur atıştırıyordu, hava ılıktı. Gece genel olarak hafif yağmurla devam ederken sabah 6.30 gibi uzaktan gök gürültüleri duyulmaya başladı. Derken kısa sürede tepemizde bomba gibi patlamaya başladı, gök delindi. 2006'daki Mersin'e sel yapan o yağmur gelmişti yine. Yol kenarından değil, yolun tamamından su oluk oluk akıyordu. Arabama bakıyordum ve sel olmaması ve dolu felaketi olmaması için dua ediyordum. Derken uyku falan kalmadı tabi, kahvaltıya indik, kahvaltı yaptık ve 8.30 gibi sadece 10 adım koşarak bindiğim arabamda kafama tuttuğum montumun sırılsıklam olması nedeniyle paspas üzerine bırkamak zorunda kaldım ve hatta afedersiniz atletime kadar değişmek zorunda kaldım. Çok beklemiştim ve yağmurun yavaşlamaya hiç de niyeti yok gibiydi. Kahvaltı salonundan öğrendiklerim okulların apar topar tatil edildiği, herhangi bir taşkın veya sel durumu olmadığı şeklindeydi. Yola çıktım, görüş birkaç yüz metre ya vardı, ya yoktu. 15 dakikalık mesafeyi 45 dakikada gittikten sonra otobana girmeden hemen önceki petrol istasyonuna girerek yıpranan sinirlerimin biraz dinlenmesi için zorunlu mola verdim. o kadar gerilmiştim ki, ellerim kollarım uyuşmuştu. Çünkü yolu göremiyorsunuz, sudan geçiyorsunuz ama derinliğini bilemiyorsunuz ve nereden sel gelecek endişe içindesiniz. 2006 selini canlı yayında yaşamış biri olarak endişelerim, korkularım o kadar germişti ki, mola mecburi oldu. Otobanda rahat edeceğimi düşünerek çıktım yola ve Tarsus kavşağını geçene kadar maksimum hızım 75 km/h oldu. Otobanda 75'i geçemedim. Önümü göremiyorum, otoban adeta su havuzu olmuş ve araçlar yanlarda dörtlüler yakmış beklemede. Ben bütün farlar, sis farları, dörtlüler yanık halde sabırla yola devam ettim. Mersin'den çıkarken yakınlarımdan telefonlar yağmaya başladı. Durumumu soruyorlardı, durumumun iyi olduğunu öğrenince derin bir oh çekiyorlardı ve haberleri soruyorlardı. Elbette o yol halinde haberlerle ilgim olamayacağını söyleyince haberleri kendileri veriyorlardı, Mersin'de sel oluyormuş, en az 3 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce araç sel sularıyla sürüklenmiş ve dahası yağış da sel ve taşkın da devam ediyormuş! Yakınlarımın söyledikleri genelde "seni Allah kurtardı" şeklindeydi. Bense "önce tedbir, sonra takdir" diyerek durumu özetlemiştim. Eğer 2006 tecrübem olmasa, snowserkan uyarmasa, hava durumunu ve riskleri ciddiye alıp hazırlıklı olmasam ben de o afette zarar görenlerden biri olabilirdim. O zamanlar malum sitede Serkan Bey'e ve Emin Bey'e bir insanın hayatı boyu asla söyleyemeyeceği sözler söylüyorlar ve ağır hakaretlerde bulunuyorlardı. Ve bu insanlar sabırla bildiklerini yazmaya, bilgilerini paylaşmaya devam ediyorlardı. Ben orada defalarca kez başıma gelenleri ve snowserkan sayesinde nasıl dertlerden kurtulduğumu yazıyordum ama ben de hakaretlerden nasibimi alıyordum. Her neyse maksadım orayı anlatmak değil. Benim yaşadığım aynı şehirde iki farklı tarih ve iki farklı olayın nasıl geliştiğini sizlerle paylaşmak. End of Part 2 ![]() Kısacası Allah razı olsun insanlık için faydalı teknolojiyi icat edenlerden de, bizlere ulaştıranlardan da, bu teknolojiyi kullanarak bizleri aydınlatanlardan da. Allah razı olsun orada da, bu sitede de bizleri bilgilendirmek için çırpınanlardan da. Emeklerine, ellerine sağlık hepsinin. Burayı sessizce veya yazarak takip edenlerin de yüreklerine sağlık. 6 Ocak 2017 sistemi ile ilgili anımı da sonra ekleyeceğim. İstanbul'da değildim ama dolaylı olarak ciddi etkilenmiştim, bilahare onu da kaleme alacağım. Sizlerin de yazılarını bekliyorum. Saygılar...
Beğenenler:
• 3uZgibi, Burak1980, Captmehmet, Hasan_iSTANBUL, KardanadamEmin, kardelisi, Keremburada, Nil.Trabzon, snowserkan, ThunderSnow
2016 Aralık sonunda Bingöl'e vardım, otele yerleştim. Yüksek basınç hakimdi, yolda ciddi oranda sis vardı. Yol kenarları hep kardı. Bingöl merkezde de 15-20 cm kar mevcuttu ama yollar temizlenmişti. Hava parçalı bulutluydu.
İlk nöbetime tam 31 Aralık'ta gittim. 10 Ocak'a kadar aralıklarla nöbete devam edecek, 11 Ocaktan 20 Ocak'a kadar izinli olacak, 21 Ocak'tan 31 Ocak'a kadar yine nöbetlerde olacaktım. Nöbetler bir gün gündüz, ertesi gün gece, ertesi gün istirahat şeklindeydi. 31 Aralık'tan 10 Ocak tarihine kadar iki gün kuvvetli kar yağdı Bingöl'e. Ancak uçaklar toplamda beş gün iptal oldu. Sebebi ise Bingöl'e yağan kar değil, İstanbul'u vuran 6-10 Ocak sistemiydi. Tabi biz çalışanlar olarak uçak gelmemesi daha rahat nöbet anlamına gediğinden seviniyorduk Sürekli olarak malum siteden İstanbul'daki kar durumunu takip ediyor Bingöl'de yağan kardan çok İstanbul'da yağan kara dikkat ediyordum. Hatta hiç unutamam, Bingöl'ün çarşısından otele doğru yaklaşık 30-35 cm kar üzerinde eksi 5 derecelerde yürürken elimdeki telefondan İstanbul'da kar sayfasını okuyordum ve ayağımın altındaki kar sesinden çok İstanbul'daki karseverlerin sevinç çığlıklarını duyuyordum.İstanbul'da gerek Atatürk Havalimanı, gerekse de Sabiha Gökçen Havalimanı günlerce kendine gelememiş, özellikle iniş olasılığı anlamında riskli yerlerin seferlerini uzun süre iptal etmişlerdi (başta doğu meydanları). Bizim işyeri ile ilgili yönetmelikte görevi devralacak kişi gelmeden devredecek kişi görev yerinden ayrılamaz yazıyordu ve İstanbul'dan aktarma yapmak dışında şansı olmayan görev devralacak personel görev yerine gelemiyor, benim görev sürem uzuyor, hem planlamalarım alt üst oluyor hem de maalesef kanun gereği konaklama ücretim 10 geceden sonra ödenemiyor olduğundan ciddi maddi zarar ortaya çıkıyordu. 6-10 Ocak sistemi benim için heyecanla takip edilen bir sistem iken, mağduriyet yaratan bir sisteme dönüvermişti Neyse ki Bingöl personeli değerli bir arkadaşım imdadıma yetişti ve nöbet değişimi yaparak sorunu hallettik. Benim için 6-10 Ocak sisteminin dolaylı da olsa etkisi bu olmuştu Bingöl'e 21 Ocak'tan sonra tam üç kez en azı 30 cm kalınlık olmak üzere kar yağmıştı ve yine defalarca kez uçuş iptalleri yaşanmıştı. Bu iptaller elbette Bingöl kaynaklıydı. Ancak açık söylemek gerekirse ben 2018-2019 kışından uçak iptalleri anlamında çok umutluydum İnsanların mağdur olmasına sebep "kar yağışı" gibi müthiş bir doğa olayı olunca ben üzülemiyorum. Kar yağıyor diye üzülünmez ki di mi
Üniversitede okurken Malatya'nın çok sağlam kışlarından biri yaşanmıştı. Bir gün 25-30 cm kadar kar yağmıştı ve sonrasında haftalarca yerde kalmıştı. Hayatımda eksi 27 dereceyi dışarıda gezerken gördüğüm nadir zamanlardan biriydi. Daha düşük sıcaklıklar da gördüm hiç şüphesiz ama hiç o kadar soğuk bir havada saatlerce dışarıda gezdiğimi hatırlamam. Gençliğin ateşi midir nedir içeri girmek istemiyorduk. Vilayet önündeki büyük saat-sıcaklık göstergesinde saati 22.34 ve sıcaklığı - 27 gösteriyordu! Ve biz avare avare geziyorduk. Üniversite yıllarını özlemeyen yoktur sanırım. En çok özlenen şeyi ise muhtemelen hayatın en özgür ve rahat zamanları olmasıdır. Vize ve final haftasına kadar ders de sınavlar da kimin umurundaydı ki!
Ramazan ayına denk gelen bir gün, saat 17.00'ye kadar ders vardı ve akşam ezanı saat 16.55 gibi okunuyordu. Hocamız sağ olsun 16.45'te dersi bitirdi lakin kampüsle şehir arası oldukça uzak olduğundan ve belediye otobüsleri Nuh Peygamber zamanından kalma olduğundan iftarı yemekhanede (mediko-sosyal) yapmayı tercih ettim. Arkadaşlarımın büyük çoğunluğu dersi eken yahut dersi olmayan ev arkadaşlarına sahip olduğundan eve geç de olsa gitmeyi ve evde iftar yapmayı tercih ediyorlardı. Ben ise yemek yapmaktan hiç anlamayan bir insan olan ağabeyimle bir evde kalıyordum ve o da ben olmadığım zamanlar aç kalmamak için dışarıda yemeyi tercih ediyordu. Genellikle evde fazladan yemek yaparak ertesi günün iftarına da hazır etmiş oluyordum ancak o gün için evde yemek yoktu ve ben mediko-sosyalde yiyecektim, planlama bu şekildeydi. Malatya genel olarak muhafazakar bir nüfusa sahipti ve iftar saatlerinde bütün lokantalar istisnasız dolup taşardı. Eğer ki iftara geç kaldıysanız pek fazla bir şey kalmamış olurdu. O nedenle mümkün olduğunca iftarı evde yapmayı yahut iftardan en az yarım saat önce gidip masa kapmayı tercih ediyorduk. Ders çıkışı lokantada yiyeyim diyecek olsaydım böyle bir sorunla da karşılaşmış olacaktım. Ders 16.45'te bitti ve hızlıca toplanıp medikoya geçtim. Hava zehir gibi soğuktu. Bulutlar gökyüzünü kapatmıştı ancak hemen hemen hava kararmış olduğundan çok net anlaşılamıyordu. Medikoda korkunç bir yemek kuyruğu vardı. Sabırla bekledim. Ezan okunduktan birkaç dakika sonra sıra geldi, tabldot alarak yemeğimi yiyebileceğim masa aradım ancak değil masa, sandalye bile kalmamıştı koca yemekhanede. Pencere önündeki boşluklarda ayakta yemek yiyenleri gördüm ve ben de onlara ayak uydurdum. Henüz yemeğime başlamıştım ki gökyüzü sarardı, sapsarı oldu kampüs. Çok sürmeden muhteşem bir kar yağışı başladı. Yemeği, açlığı unutup kar yağışını seyre daldım. Kısa süre içinde pencerelerin önü insanlarla dolmaya başladı. Herkeste şaşkınlık ve mutluluk hakim olmuştu. Hızlıca yemeğimi bitirip kendimi dışarı attım. Hava çok ama çok yumuşamıştı. Medikoya gelirkenki sert soğuktan eser kalmamıştı. Tabi böyle hissetmeme benim karnımın doymuş olması da sebep olabilirdi İkinci öğretimler çoktan derse girmişler, örgün öğretimlerin çoğu şehre gitmişlerdi. Kampüs o kadar sakin, o kadar huzurlu olmuştu ki... Neredeyse iki saat boyunca sapsarı gökyüzünün ve huzurla yağan karın altında yürüdüm, yürüdüm. Kar yeni yeni yerleri tutmaya başlarken yürümeye başlamıştım ve otobüse binerken çoktan 10 cm'i geçmişti. Karayolları ve belediye ekipleri yolları açıyor ve biz de ağır ağır şehre doğru yol alıyorduk. Düşündüğüm hiçbir şey yoktu. İçim sevinç, huzur, mutluluk doluydu. Karnımın doyması da ayrıca bir doping etkisi yapmıştı ![]() Malatya sapsarı, yollar sapsarı, sokaklar, caddeler, her yer sapsarıydı. İçimden kartopu oynamak değil, hiç bitmeyen yürüyüşler yapmak geçiyordu ve neredeyse gece saatlerine kadar bunu yaptım. Sonra ertesi sabah okula, derse gideceğimi düşünerek eve döndüm ve penceremden uzun süre yağan karı izleyerek yattım ve uyudum. Sahura kalktığımda kar kesilmişti ve bulutlar parçalanmıştı. Daha fazla yağmayacağı belli oluyordu. Ama en az 15-20 cm yağmıştı ya, buna şükürdü. Sabah kalktığımda ise bulutlar çekilmiş, hava açılmış, güneş doğmuş ve gözleri kamaştırıcı beyazlık hakim olmuştu. Oturmakta olduğum ev üniversite otobüsleri için dördüncü duraktı. İlk hareket yeri ise en az 5 km batıdaydı. Durağa gittiğimde hiç olmadığı kadar çok kalabalık vardı. Anladım ki otobüslerin kiminin yakıt depoları donmuş ve çalışamaz duruma gelmişti, kimi yolda tutunamadığı için seferden alınmıştı. Çalışabilen birkaç otobüs de doğal olarak binlerce öğrenciyi bir saat içinde kampüse taşımaya yetememişti. Sanki ben de bahane arıyor gibi ana durağa doğru gitmek üzere yürümeye başladım. Soğuktu ancak rüzgar yoktu ve rahatlıkla yürünebilecek bir hava durumu hakimdi. Tek sorun şiddetle güneş gözlüğüne ihtiyaç duyuyor olmamdı. Adeta gözlerimden yaşlar akıyordu. Bende güneş nezlesi olduğundan perişan olmuştum ama hiçbir şey ana durağa kadar yaklaşık bir saat yürümeme engel olamadı. Ana durakta da epey bekledikten sonra otobüse bindim, yola çıktık, yollar açılmıştı, sıkıntısız kampüse vardık. Ulaşımdaki sıkıntının ve olağan dışı durumu farkında olan hocalarımız sağ olsunlar yoklamaları esnek tutmuşlardı, kimse mağdur olmadı ve öğle arasına kadar yarım yamalak ders işledik. Öğleden sonraki dersimiz 15 gibi bitti. Otobüs durağına gitmek üzere İnönü Üniveristesi'nde meşhur olan "Pembe Yol" lakaplı uzuun yolda yürüyordum ve ayağımdan gacır-gucur kar sesleri çıkıyordu. O esnada İstanbul Avcılar'daki arkadaşım aradı. Hal hatır, hoş beşten sonra bana bir soru sordu: "o ses nedir?" Gülümseyerek cevap verdim, "kar yağdı da onun sesi". Ve bana o zaman çok enteresan gelen bir şey söylemişti: "biz İstanbul'da hiç bu sesi duyamıyoruz". İnsanın empati yapabilmesi için muhakkak empati yapacağı kişinin şartlarını, koşullarını, durumlarını bilmesi, en azından tahmin edebilmesi gerekiyor. Ben İstanbul'un kışını hiç görmediğim için ve gördüğüm bütün kışların da gacırtılı, gucurtulu kara basma seslerinin yaşandığı yerler olduğu için bana çok tuhaf gelmişti bu söz. Ne demek istediğini sonraları anladım ve hâlâ da çok iyi anlıyorum. Gerçekten o karasal sert kışların yaşandığı yerlerde yaşayan insanlar için pek de bir şey ifade etmeyen o seslerin İstanbul'da yaşayan insanlar için çok şey ifade ediyor olduğunu biliyorum. Ve bu sesin kıymetini bilmeyenleri uyarmak istiyorum.
Güzel bir hikaye dinlemenizi tavsiye ederim...
Hayat nelere Kadir öyle değilmi.. https://www.youtube.com/watch?v=K3S1YENV4bA
LÜTFEN OKUMADAN GEÇMEYİN!!!!!
‘’Baba bana muz alır mısın?’’ dedi. Adam sessizce ‘’Söz kızım para kalırsa bu hafta alacağım sana’’ deyip ilerledi, ama tam arkasındaki beni farketmedi. Pazarcı abiye dedim ki "Bu adam ile çocuğuna iyi bak. Şimdi 2 kilo muz tart. Birazdan senin tezgahın önünden geçerse ve durup muz almazsa abi diye seslen. Sonra ona " Hani geçen hafta bozuk yok diye para üstü verememiştim ya. İstersen muz vereyim, helâlleşelim" diyeceksin. O baba çocuğun yanında rencide olmasın. Ama canı muz çekmiş, aklında kalmasın. Eğer böyle yaparsan hem sevaba girersin, hem de bereketlenirsin. Söz fazla fazla vereceğim, 10 kilo da ben alıp götüreceğim. Şimdi ben arka taraftan sizi seyredeceğim... Abi kızını diğer tarafa almış, geçiyor. Kızı muz tezgahını görmesin istiyor. Pazarcı abi tam da dediğimi yaptı. O küçük kız o poşeti babasına bırakmadı, kendisi taşıdı. Aslında babası anlamıştı. Pazarcı bir hayır yapmak için bu oyunu tasarlamıştır diye sanmıştı. Başı önde yürüdü gitti. Son bir defa dönüp sessizce gözleri ile teşekkür etti. Pazarcı abiye uzattım parayı almadı. Gözyaşlarını saklamak için arkasına bakmaktaydı. Birini mutlu etmek bu kadar kolaydı. Ama bütün mesele aynı zamanda da babayı utandırmamaktı. Çok şükür bu da kısmet oldu. İçimiz huzur ile doldu. Aslında 9,5 TL idi kilosu. Ama işte olmayınca olmuyordu. Ama en çok beni etkileyen bir tane yemek isteyen kızına ‘’Evde ye kızım, belki alamayan vardır; olur mu? ‘’ diyen baba oldu…? alıntıdır
Beğenenler:
• Burak1980, Captmehmet, |
| Konuyu Okuyanlar: |
| 3 Ziyaretçi |



