Hoşgeldin Ziyaretçi, Henüz üye değil misiniz? Üye ol  
Modeller   Diyagramlar   Radar  




Hasan_iSTANBUL YAŞANMIŞ GÜZEL HATIRALARIMIZ

#1

Hepinizin bildiği gibi hayatımızın her anında olumlu veya olumsuz bir sürü anı saklı zihinlerimizde, bazen öyle anlar vardır ki hatırlamak bile istemeyiz, belkide hatırlaması çok zordur bizler için ama öyle anılar vardır ki hatırladıkça da tekrar tekrar yaşamak isteriz ogünleri düşündükçe bile mutlu eder, gülümsememize vesile olur o güzel yaşanmış hatıralar..

Burada birçoğumuz yaşı itibariyle zorluklar içerisinde büyüdü biliyoruz.
Forum ekibi olarak zor ama bir okadar da güzellikler içerisinde geçen çocukluğumuzun ve güzel hatıralarımızı yaşadığımız bizi etkileyen anılarımuzın içerisindeki o mutluluğu paylaşmak hemde bir çoğumuzun hatıralarımızın içerisinde ki bazı ibretlik yasanmisliklardan da bir nebze olsun ders çıkaralım istedik.

Hedefimiz burada yazılacak bir çok yaşanmış ibretlik hikayenin sadece burada bir yazı olarak kalması değilde,  bunu zamanı geldiğinde sizlerinde rızasıyla yeni nesillere okunacak bir kitap haline getirmeyi istiyoruz..

Evet birçoğumuz zorluklar icersinde büyüdük biliyorum ama bana soracak olursanız hepimiz o yılları hâlâ mumla arıyoruz, şu zamanki çıkar ortamını gördükçe ister istemez eskiyi her zaman eskiyi özlüyor olucaz..

Şimdiden katılan mesaj atan herkese Forum ekibi olarak sevgi ve saygılarımı sunuyorum kalın sağlıcakla Dostlar..
Cevapla

#2
(Son Düzenleme: 03-06-2019, 06:32 PM, Düzenleyen: Xooner.)

Hasan Hocam müsaadenle ben İstanbul sayfasında daha evvel paylaşmış olduğum yazıyı kopyala yapıştır yaparak hem açılışı yapmış olayım, hem de anıları hatirlamak açısından faydalı olsun.

İstanbul sayfasında yaklaşık iki ay önceki paylaşımım alttadır. Çok daha farklı anılarla burada olmaya ve sizleri de geçmiş anılarınıza döndürmek için çabalamaya devam edeceğim. Saygılar.


90'lı yıllar, ayazıyla meşhur, kış aylarında gündüzleri bile sıfırın altında sıcaklıklar yaşanan gri havasıyla meşhur bir ilçede yaşıyorum. Bütün kış ancak bir veya iki kez kar yağar, ki o da 5-10 cm yağar gerisi zehir gibi ayaz. Ramazan ayı kışa denk geliyor. Liseye gidiyorum. Dersler sıkıcı, hayat sıkıcı, tek eğlencem arkadaşlarım. Onlarla da okulda ne kadar görüşüp konuşabiliyorsak o kadar. Sabahın köründen akşama kadar okul (Anadolu Lisesi olduğundan tam gün eğitim). Akşam aç susuz iftar bekle. İftarı yaparım, ağırlık çöker, biraz uyurum, kalkınca ödevler, dersler. Teravih namazına çoğu zaman gidemiyorum, zaten çok kısıtlı olan zamanda ancak ödevler, yazılılara hazırlık ve istirahat. Sahura da kalktığım için uykusuzluktan ölüyorum adeta. Bütün sosyal hayatım okuldaki teneffüsler ve hafta sonları aç-susuz da olsam arkadaşlarla buz gibi ayazda birkaç saat de olsa buluşmak. Tüm hayatım bu. Gökyüzü gibi, soba dumanları gibi gri ötesi bir hayat.
Ramazan ortalarına yaklaştığımız bir vakit, günlerden cuma. Sabahına yazılı var ama vasat bir öğrenciyim, beklentim sadece zayıf almamak. 5 almak umurumda değil, 1 almayayım o yeter. Annem her sahurda olduğu gibi sofrayı hazırlamış, sakin bir şekilde "oğlum kalk, sahur vakti" diyor. Gözlerimi yine zorlukla açıyorum, başımı zorlukla kaldırıyorum. Rotam direkt el yüz yıkamak için lavabo olacak ama bir tuhaflık var bu gece. Güneşliklerden, perdelerden içeri sapsarı ışıklar süzülüyor. Sokak lambaları sarı evet ama hiç bu kadar içeriden görünecek kadar sarı olmazdı. "Allah Allah" diyerek lavaboya gidiyorum ama bir tuhaflık var, kesin. Neyse el yüz yıkayıp sırtıma kalın yün hırkamı alıyorum. Ev kaloriferli, kalorifer de sıcacık ama yün yorganın altından ince pijamayla çıkarsan bir süre sonra dişlerin tıkırdamaya başlıyor. Hırkayı da giyip sofraya oturuyorum ama beyaz upuzun florasan lambanın verdiği kuvvetli beyaz ışığa rağmen içeri perdelerden ısrarla süzülen sarı ışıklar salonda da var. Şaşkın bir şekilde bir o perdeye, bir o perdeye bakarken annemin gülmesi dikkatimi çekiyor. "Ne oldu, hayırdır, şaşkınsın" diyor. Bir şey olduğunu anlıyorum, kalkıp perdeyi aralayıp dışarı bir bakıyorum ki, o da ne! En az 30 cm olmuş. Lapa lapa yağıyor. Dilim dolaşıyor, duygular karışıyor, yüzümde anlamsız bir sırıtma beliriyor. Bir sokak lambasına bakıyorum, bir kaldırımlara bakıyorum, bir ağaçlara bakıyorum. Evet, kar bu. Kesinlikle kar. Sapsarı bir gökyüzü, bembeyaz taneler. Hayatımdaki tüm griler, siyahlar, kargaşalar, endişeler, stresler, korkular, her türlü kötü his, duygu, düşünce, hepsi ama hepsi gidiyor bir anda. O an hayatımda sadece iki renk kalıyor: bembeyaz bir kar ve sarı sokak lambaları. Dünyanın en mutsuz insanı olduğumu düşünen bir ergen iken, dünyanın en mutlu insanı olduğunu düşünen bir çocuğa dönüyorum. Hayatımdaki her şey o kadar güzel, o kadar muhteşem, o kadar beyaz ki. İşte kar böyle bir şey. Simsiyah bir hayatı saniyeler içinde bembeyaz yapabiliyor.

Upuzun bir paylaşım oldu ve konu dışı gibi oldu, kusura bakmayın. Hakkınızı helal edin.

Not: O gün okul tatil edildi ve sınav da ertelendi. Kar yarım metre yağdı ve tam üç gün deliler gibi kartopu oynadık, kardan kaleler yaptık Smile
Cevapla

#3

(03-06-2019, 06:30 PM)Xooner Adlı Kullanıcıdan Alıntı: Hasan Hocam müsaadenle ben İstanbul sayfasında daha evvel paylaşmış olduğum yazıyı kopyala yapıştır yaparak hem açılışı yapmış olayım, hem de anıları hatirlamak açısından faydalı olsun.

İstanbul sayfasında yaklaşık iki ay önceki paylaşımım alttadır. Çok daha farklı anılarla burada olmaya ve sizleri de geçmiş anılarınıza döndürmek için çabalamaya devam edeceğim. Saygılar.


90'lı yıllar, ayazıyla meşhur, kış aylarında gündüzleri bile sıfırın altında sıcaklıklar yaşanan gri havasıyla meşhur bir ilçede yaşıyorum. Bütün kış ancak bir veya iki kez kar yağar, ki o da 5-10 cm yağar gerisi zehir gibi ayaz. Ramazan ayı kışa denk geliyor. Liseye gidiyorum. Dersler sıkıcı, hayat sıkıcı, tek eğlencem arkadaşlarım. Onlarla da okulda ne kadar görüşüp konuşabiliyorsak o kadar. Sabahın köründen akşama kadar okul (Anadolu Lisesi olduğundan tam gün eğitim). Akşam aç susuz iftar bekle. İftarı yaparım, ağırlık çöker, biraz uyurum, kalkınca ödevler, dersler. Teravih namazına çoğu zaman gidemiyorum, zaten çok kısıtlı olan zamanda ancak ödevler, yazılılara hazırlık ve istirahat. Sahura da kalktığım için uykusuzluktan ölüyorum adeta. Bütün sosyal hayatım okuldaki teneffüsler ve hafta sonları aç-susuz da olsam arkadaşlarla buz gibi ayazda birkaç saat de olsa buluşmak. Tüm hayatım bu. Gökyüzü gibi, soba dumanları gibi gri ötesi bir hayat.
Ramazan ortalarına yaklaştığımız bir vakit, günlerden cuma. Sabahına yazılı var ama vasat bir öğrenciyim, beklentim sadece zayıf almamak. 5 almak umurumda değil, 1 almayayım o yeter. Annem her sahurda olduğu gibi sofrayı hazırlamış, sakin bir şekilde "oğlum kalk, sahur vakti" diyor. Gözlerimi yine zorlukla açıyorum, başımı zorlukla kaldırıyorum. Rotam direkt el yüz yıkamak için lavabo olacak ama bir tuhaflık var bu gece. Güneşliklerden, perdelerden içeri sapsarı ışıklar süzülüyor. Sokak lambaları sarı evet ama hiç bu kadar içeriden görünecek kadar sarı olmazdı. "Allah Allah" diyerek lavaboya gidiyorum ama bir tuhaflık var, kesin. Neyse el yüz yıkayıp sırtıma kalın yün hırkamı alıyorum. Ev kaloriferli, kalorifer de sıcacık ama yün yorganın altından ince pijamayla çıkarsan bir süre sonra dişlerin tıkırdamaya başlıyor. Hırkayı da giyip sofraya oturuyorum ama beyaz upuzun florasan lambanın verdiği kuvvetli beyaz ışığa rağmen içeri perdelerden ısrarla süzülen sarı ışıklar salonda da var. Şaşkın bir şekilde bir o perdeye, bir o perdeye bakarken annemin gülmesi dikkatimi çekiyor. "Ne oldu, hayırdır, şaşkınsın" diyor. Bir şey olduğunu anlıyorum, kalkıp perdeyi aralayıp dışarı bir bakıyorum ki, o da ne! En az 30 cm olmuş. Lapa lapa yağıyor. Dilim dolaşıyor, duygular karışıyor, yüzümde anlamsız bir sırıtma beliriyor. Bir sokak lambasına bakıyorum, bir kaldırımlara bakıyorum, bir ağaçlara bakıyorum. Evet, kar bu. Kesinlikle kar. Sapsarı bir gökyüzü, bembeyaz taneler. Hayatımdaki tüm griler, siyahlar, kargaşalar, endişeler, stresler, korkular, her türlü kötü his, duygu, düşünce, hepsi ama hepsi gidiyor bir anda. O an hayatımda sadece iki renk kalıyor: bembeyaz bir kar ve sarı sokak lambaları. Dünyanın en mutsuz insanı olduğumu düşünen bir ergen iken, dünyanın en mutlu insanı olduğunu düşünen bir çocuğa dönüyorum. Hayatımdaki her şey o kadar güzel, o kadar muhteşem, o kadar beyaz ki. İşte kar böyle bir şey. Simsiyah bir hayatı saniyeler içinde bembeyaz yapabiliyor.

Upuzun bir paylaşım oldu ve konu dışı gibi oldu, kusura bakmayın. Hakkınızı helal edin.

Not: O gün okul tatil edildi ve sınav da ertelendi. Kar yarım metre yağdı ve tam üç gün deliler gibi kartopu oynadık, kardan kaleler yaptık Smile

Çok güzel bir yazıydı Soner KARdeşim iyi düşünmüşsün tekrar paylaşmakla..

Bazen herşey okadar boş geliyorki , Eskiye dönüp bu güzel yaşanmışlıkları hatırlamak ve hiç unutmamak geliyor insanın içinden
gerçekten çok şanslıymışım, evet yokluk vardı fakirlik vardı kıt kanaat geçiniyorduk belki ama bunun yanında Komşuluk vardı Arkadaşlıklar 
gerçek dostluklar vardı misafirlik gezmeleri vardı şimdilerde unutulan veya gidilsede şimdiki gibi televizyonun başında oturup dizi izlemek yoktu
neyse okadar çok şey varki söylenecek bana katılmayanda olacaktır elbet fakat kim nederse desin bence o yılların içersinde yaşamak kendi adıma çok güzeldi..
Cevapla

#4

Ellerinize sağlık arkadaşlar.

Böyle keyifli anı yazılarının çoğalması ümidiyle.
Cevapla

#5

Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı. Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım. Hatta babanım bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi,hep evdeydi. Heryere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki.

En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik. Servis falan yoktu.. Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık...
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik. Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.

Kısacacı evine girip gelen ( ki sadece tuvaleti gelen giderdi evine ) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık. Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık...

Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin camında, temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum. Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece ; bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri. Evlerimiz var içinde yaşayan yok. Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok. Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar...
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz...
Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye
hatırını soran çocuklarımız yok oldu.Ben kapılarında ' vale ' lerin, ' bady ' lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.

Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği
arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar?
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk ?
Biz mi istemiştik?
Yoksa hak mı ettik?
Cevapla

#6

Hasan KARdeşim yazdıklarına her noktasına, virgülüne kadar katılıyorum.

Benim özlediğim şeylerin arasında yiyecekler de var Smile mesela sıcacık somun ekmek, nerede kaldı öyle ekmekler.. Gerçi ben biraz yemeklerle duygusal bağ kuran biri olduğumu düşünüyorum ve zannediyorum özlediğim yiyeceklerden çok, yediğim zamanları özlüyorum ve benim asıl özlediğim şeyler o zamanki anılar.

Yine de her şey doğaldı yaa. Gdo diye bir şey hayatımızda yoktu. Korkmuyorduk hiçbir şey yemekten. Şimdi korkuyoruz yediğimiz her şeyden. İnsanoğlu bir şekilde ölecek elbette ama keşke o ölümler genetiği değiştirilmiş gıdalar yemek sonucunda genç yaşta ortaya çıkan kanserlerden değil de, sağlıkla yaşayıp bir ömrü tamamlamış olmaktan olsa. Sağlıklı, dolu dolu 50 yaşamayı, günümüzdeki gibi 80 yaşamaya değişmezdim. Az yaşasaydım ama yerken, yaşarken, gülerken korkmasaydım, endişe etmeseydim.

Ben yine anılarla devam edeceğim. Ama canımı çok sıkan böyle bir konuyu da es geçemedim. Konuyu kapatırken, elimizdeki doğal her şeyi alıp kendilerine saklarken, bizi sağlıksız gıdalara ve hayata itenleri Allah’a havale ediyorum. İki cihanda gücüm yettiğince elim yakalarında olacak ve hiçbirine hakkımı helal etmeyeceğim. Bile bile zehirli ilaçları kullanan çiftçiden, gdo lanetini hayatımıza sokan siyasilere ve siyasetçileri kukla gibi oynatan trilyon dolarlık sermaye sahibi ailelere kadar!
Cevapla

#7

(03-07-2019, 10:56 PM)Xooner Adlı Kullanıcıdan Alıntı: Bu arada paylaşımı yarın ancak yapabileceğim. Kusura bakmayın lütfen. Hiç fırsat bulamadım.

Estafurullah KARdesim nezaman müsait olursan sıkıntı yok bekliyoruz insaAllah... thumbsup
Cevapla

#8

Bu arada paylaşımı yarın ancak yapabileceğim. Kusura bakmayın lütfen. Hiç fırsat bulamadım.
Cevapla

#9

Gelebildim çok şükür Smile

1998 yılı, Temmuz ayı. Yıllardır kullandığımız külüstür bir Renault 9’umuz var. Peder dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği parayla arabayı yenilemeye karar verdi. O sıralar da İstanbul’da oturan teyzemlerin 93 model, yani henüz beş yaşında Doğan SLX marka arabaları var ve arabayı satıp ev alacaklar. O zamanlar da tam şu zamanki gibi arabalar ev fiyatına satılıyor (konu dışı olmasını istemem ama aradan yirmi yıl geçmiş ve başa sarmışız maalesef). Teyzem anneme durumu anlatınca annem de babamla paylaşınca babam dedi ki, “ne yapıp edip biz alalım, bacanağıma söyleyeyim de satmasın”. Annem de uygun görünce babam aradı. İstanbul’da çoktan alıcı çıkmıştı ama henüz alacak adamla el sıkışmadıkları için dayım (teyzemin eşine öyle hitap ediyorum) diyor ki “birader benim bacanak niyetli, o alamazsa ben sana vereyim”. Adam da acil değil, tamam diyor. Babamı arayıp durumu anlatınca babam ayıp olur düşüncesiyle “pazar günü oto pazarında benim arabayı sattım, sattım. Satamadım seni arayacağım, sen başkasına sat. Çünkü ben arabayı satmadan seninkini alamam” diyor. Tamam diyorlar. Neyse günler geçiyor, alıcı yok. Cumartesi geliyor, hepimizde bir heyecan. O zamanlar ne internet var ne bilgisayar. Dünyada var ama ülkede kimsede yok Smile Mecburen arabaya yazı yapıştırılır, satılık diye. Cep numarası da yok, daha operatörler bizim oraya baz istasyonu kurmamışlar. Hoş, kursalar da telefon ve hat parası birkaç maaş ediyor. Kim alabilir ki! Ev telefonu yazılıyor araba camına yapıştırılan kağıda. Biz de evde her telefon çaldığında heyecanla zıplıyoruz alıcı mı çıktı diye. Cumartesi akşam saatlerine kadar alıcı çıkmadı. Artık ümitleri Pazar günkü oto pazarına bıraktık. Aslında bizim derdimiz arabadan çok İstanbul’a gitmek ve kuzenlerimizi görmek. Kuzenlerin hepsi bizimle akrandı. Üç kardeştik ve yaşlarımız da cinsiyetlerimiz de kuzenlerle birebir aynıydı Smile Allah vergisi işte. En iyi arkadaşlardık birbirimiz için ama dayımın işi gereği rotasyonla gezip duruyorlardı. O yüzden yılda ancak 1-2 kez görüşebiliyorduk. İstanbul’u ilk kez görmek bizim için bir heyecan, kuzenler bir heyecan ve Doğan SLX ayrı bir heyecan. O zaman beş yaşında bir Doğan SLX günümüzdeki beş yaşında bir Passat gibi adeta. Üç kardeş, üç kuzen, dualarımız arabanın pazar günü oto pazarında satılması yönünde Smile

Akşam oldu, eskiden ana haber bültenleri yaz aylarında 20.00'de, kış aylarında 19.00'da başlardı. Belki hâlâ öyledir, bilemiyorum, 2006 yılından bu yana televizyon izlemiyorum. İnternet yaygınlaşınca tek haber kaynağım ve izlemek istediklerimi seçerek izlediğim yer internet, yani pc ve telefonum oldu. Televizyonda ne isterlerse onu izletiyorlar, internette sen ne istersen onu izliyorsun, dayatma yapılamıyor, o nedenle şiddetle televizyona karşıyım, interneti destekliyorum. Bu arada ben buraya nereden geldim yahu Smile
Ha, diyordum ki peder akşam haberlerini izliyordu. İstanbul'da sel haberi dikkatimi çekti. "40 dakika süren şiddetli sağanak yağış sele neden oldu" diyordu haberde. Ben de o zamanlar ansiklopedilerden, coğrafya kitaplarından ne kadar öğrenebiliyorsam o kadar atmosferi gözlüyorum, rüzgarları takip ediyorum, bulutları analiz ediyorum. Haber bitince çıktım balkona, hakim rüzgar yönüne baktım, bulutlanmaya baktım, anlayabildiğim kadarıyla nem durumunu hissetmeye çalıştım ve meteorolojik tahminde bulundum: "yarın yağmur yağabilir". Pedere "yarın yağmur yağabilir, oto pazarına tedarikli gidin" deyince, "temmuz ortasında ne yağmuru, İstanbul mu burası" demişti. İstanbul'daki gibi kuvvetli bir yağmurun olabileceğini söylemiştim, cevap bile vermemişti. Argo bir tabir olacak ama peder beni tam anlamıyla 'sallamamıştı'.

Ertesi gün abimle (ağabeyimle yazmak tuhaf geliyor, yazım hatasının farkındayım, affedin Smile) beraber oto pazarına kahvaltı yapıp gittiler. Şu benim bazen yazılarımda ayıla bayıla anlattığım oraj oluşumu o gün muazzam bir şekilde gerçekleşti. Önce bulutlanma başladı, küme küme kümülüsler oluşmaya başladı, dışarı çıkmayı planladığım bir gündü ama yazın en sıcak ve yapış yapış günüydü o gün adeta. "Bu nem yağmur yapar" diye düşündüm ama cep telefonu yok ki "birkaç saate yağacak, kendinizi kollayın" diyeyim. Aslında arabaya biner yağmur yağsa da dert olmaz diyebilirsiniz ama akşama kadar bazen bir kişi bile arabayı sormayabilir diye düşünerek abim ve babamdan en azından biri yürüyüşe, çarşıya gider de yakalanır, rezil olur diye düşünüyorum. Neyse, saatler geçtikçe bulutlar çoğaldı, kümülüsler yükselmeye ve birleşmeye başladı, yukarı doğru adeta dağ gibi tırmanmaya başladı. Saat 11 gibi başladı bu gelişim. Saat 17 gibi 'gök delindi'denecek şiddette bir yağmur, beraberinde nohut tanesi kadar dolu, sayısız şimşek ve yıldırımlar, gök gürültüleri ve kuvvetli fırtına olarak yarım saat içinde adeta şehri yıktı geçti. Sadece yarım saat sürdü ve bilemiyorum ne kadar yağdı. Her yer göl oldu. Muhteşem bir gökkuşağı da kapanışı yaptı. Babamların arabayı satması, yağmura yakalanmaları, İstanbul merakı, kuzenleri görme heyecanı, adeta gıcır gıcır bir arabamız olacak mı acaba düşünceleri, yağmurun ve toprak kokusunun gökkuşağı ile birlikte verdiği sarhoşluk, hepsi bir aradaydı o saatlerde. Evde bekledik, sabırla ve heyecanla bekledik. Sabahtan akşama dek bekledik. Ve akşam güzel haberlerle geldiler, araba satılmıştı...

Alıcılar geliyor, arabaya bakarken gök gürültüleri başlıyor, el sıkışırlarken yağmur ve fırtına, arabayı teslim ederlerken gökkuşağı. Tüm bu süreçte babam arabadan çok havadan ve tahminimden bahsediyor adamlara Smile

Aradan geçmiş 21 sene, dile kolay. Hâlâ peder unutmaz, ben unutmam.

Paylaşımım içerisinden lütfen benim tahmin tutturmamı anlatmak istediğim fikri sizde oluşmasın. Ben o zamanların atmosferini, zorluklarını, heyecanlarını hissettirmek anlamında paylaştım. İnanın tahmin tutturma kısmını atlamak istedim ama içi boş kaldığından yazmak durumunda kaldım. Mesele benim tahminim değil, geri kalan hepsi Smile

Not: İstanbul'a hayatımızda ilk kez gittik. Avcılar cennet gibiydi. Kuzenlerle çılgınca gezdik, eğlendik. Tam 10 gün kaldık. Sultan Ahmet'ten Sirkeci'ye, Karaköy'den Taksim'e kadar tamamen yürüyerek gezdik. Gıcır arabamızı aldık ve evimize döndük.
İstanbul o zaman benim için cennetten bir köşeydi. İstanbul o zamanlar çok daha güzeldi ve yeşildi, bir de yaşamak için değil de tatil için gidince her şey göze daha güzel görünüyor.
Cevapla

#10

(03-08-2019, 11:29 PM)Xooner Adlı Kullanıcıdan Alıntı: Gelebildim çok şükür Smile

1998 yılı, Temmuz ayı. Yıllardır kullandığımız külüstür bir Renault 9’umuz var. Peder dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği parayla arabayı yenilemeye karar verdi. O sıralar da İstanbul’da oturan teyzemlerin 93 model, yani henüz beş yaşında Doğan SLX marka arabaları var ve arabayı satıp ev alacaklar. O zamanlar da tam şu zamanki gibi arabalar ev fiyatına satılıyor (konu dışı olmasını istemem ama aradan yirmi yıl geçmiş ve başa sarmışız maalesef). Teyzem anneme durumu anlatınca annem de babamla paylaşınca babam dedi ki, “ne yapıp edip biz alalım, bacanağıma söyleyeyim de satmasın”. Annem de uygun görünce babam aradı. İstanbul’da çoktan alıcı çıkmıştı ama henüz alacak adamla el sıkışmadıkları için dayım (teyzemin eşine öyle hitap ediyorum) diyor ki “birader benim bacanak niyetli, o alamazsa ben sana vereyim”. Adam da acil değil, tamam diyor. Babamı arayıp durumu anlatınca babam ayıp olur düşüncesiyle “pazar günü oto pazarında benim arabayı sattım, sattım. Satamadım seni arayacağım, sen başkasına sat. Çünkü ben arabayı satmadan seninkini alamam” diyor. Tamam diyorlar. Neyse günler geçiyor, alıcı yok. Cumartesi geliyor, hepimizde bir heyecan. O zamanlar ne internet var ne bilgisayar. Dünyada var ama ülkede kimsede yok Smile Mecburen arabaya yazı yapıştırılır, satılık diye. Cep numarası da yok, daha operatörler bizim oraya baz istasyonu kurmamışlar. Hoş, kursalar da telefon ve hat parası birkaç maaş ediyor. Kim alabilir ki! Ev telefonu yazılıyor araba camına yapıştırılan kağıda. Biz de evde her telefon çaldığında heyecanla zıplıyoruz alıcı mı çıktı diye. Cumartesi akşam saatlerine kadar alıcı çıkmadı. Artık ümitleri Pazar günkü oto pazarına bıraktık. Aslında bizim derdimiz arabadan çok İstanbul’a gitmek ve kuzenlerimizi görmek. Kuzenlerin hepsi bizimle akrandı. Üç kardeştik ve yaşlarımız da cinsiyetlerimiz de kuzenlerle birebir aynıydı Smile Allah vergisi işte. En iyi arkadaşlardık birbirimiz için ama dayımın işi gereği rotasyonla gezip duruyorlardı. O yüzden yılda ancak 1-2 kez görüşebiliyorduk. İstanbul’u ilk kez görmek bizim için bir heyecan, kuzenler bir heyecan ve Doğan SLX ayrı bir heyecan. O zaman beş yaşında bir Doğan SLX günümüzdeki beş yaşında bir Passat gibi adeta. Üç kardeş, üç kuzen, dualarımız arabanın pazar günü oto pazarında satılması yönünde Smile

Akşam oldu, eskiden ana haber bültenleri yaz aylarında 20.00'de, kış aylarında 19.00'da başlardı. Belki hâlâ öyledir, bilemiyorum, 2006 yılından bu yana televizyon izlemiyorum. İnternet yaygınlaşınca tek haber kaynağım ve izlemek istediklerimi seçerek izlediğim yer internet, yani pc ve telefonum oldu. Televizyonda ne isterlerse onu izletiyorlar, internette sen ne istersen onu izliyorsun, dayatma yapılamıyor, o nedenle şiddetle televizyona karşıyım, interneti destekliyorum. Bu arada ben buraya nereden geldim yahu Smile
Ha, diyordum ki peder akşam haberlerini izliyordu. İstanbul'da sel haberi dikkatimi çekti. "40 dakika süren şiddetli sağanak yağış sele neden oldu" diyordu haberde. Ben de o zamanlar ansiklopedilerden, coğrafya kitaplarından  ne kadar öğrenebiliyorsam o kadar atmosferi gözlüyorum, rüzgarları takip ediyorum, bulutları analiz ediyorum. Haber bitince çıktım balkona, hakim rüzgar yönüne baktım, bulutlanmaya baktım, anlayabildiğim kadarıyla nem durumunu hissetmeye çalıştım ve meteorolojik tahminde bulundum: "yarın yağmur yağabilir". Pedere "yarın yağmur yağabilir, oto pazarına tedarikli gidin" deyince, "temmuz ortasında ne yağmuru, İstanbul mu burası" demişti. İstanbul'daki gibi kuvvetli bir yağmurun olabileceğini söylemiştim, cevap bile vermemişti. Argo bir tabir olacak ama peder beni tam anlamıyla 'sallamamıştı'.

Ertesi gün abimle (ağabeyimle yazmak tuhaf geliyor, yazım hatasının farkındayım, affedin Smile) beraber oto pazarına kahvaltı yapıp gittiler. Şu benim bazen yazılarımda ayıla bayıla anlattığım oraj oluşumu o gün muazzam bir şekilde gerçekleşti. Önce bulutlanma başladı, küme küme kümülüsler oluşmaya başladı, dışarı çıkmayı planladığım bir gündü ama yazın en sıcak ve yapış yapış günüydü o gün adeta. "Bu nem yağmur yapar" diye düşündüm ama cep telefonu yok ki "birkaç saate yağacak, kendinizi kollayın" diyeyim. Aslında arabaya biner yağmur yağsa da dert olmaz diyebilirsiniz ama akşama kadar bazen bir kişi bile arabayı sormayabilir diye düşünerek abim ve babamdan en azından biri yürüyüşe, çarşıya gider de yakalanır, rezil olur diye düşünüyorum. Neyse, saatler geçtikçe bulutlar çoğaldı, kümülüsler yükselmeye ve birleşmeye başladı, yukarı doğru adeta dağ gibi tırmanmaya başladı. Saat 11 gibi başladı bu gelişim. Saat 17 gibi 'gök delindi'denecek şiddette bir yağmur, beraberinde nohut tanesi kadar dolu, sayısız şimşek ve yıldırımlar, gök gürültüleri ve kuvvetli fırtına olarak yarım saat içinde adeta şehri yıktı geçti. Sadece yarım saat sürdü ve bilemiyorum ne kadar yağdı. Her yer göl oldu. Muhteşem bir gökkuşağı da kapanışı yaptı. Babamların arabayı satması, yağmura yakalanmaları, İstanbul merakı, kuzenleri görme heyecanı, adeta gıcır gıcır bir arabamız olacak mı acaba düşünceleri, yağmurun ve toprak kokusunun gökkuşağı ile birlikte verdiği sarhoşluk, hepsi bir aradaydı o saatlerde. Evde bekledik, sabırla ve heyecanla bekledik. Sabahtan akşama dek bekledik. Ve akşam güzel haberlerle geldiler, araba satılmıştı...

Alıcılar geliyor, arabaya bakarken gök gürültüleri başlıyor, el sıkışırlarken yağmur ve fırtına, arabayı teslim ederlerken gökkuşağı. Tüm bu süreçte babam arabadan çok havadan ve tahminimden bahsediyor adamlara Smile

Aradan geçmiş 21 sene, dile kolay. Hâlâ peder unutmaz, ben unutmam.

Paylaşımım içerisinden lütfen benim tahmin tutturmamı anlatmak istediğim fikri sizde oluşmasın. Ben o zamanların atmosferini, zorluklarını, heyecanlarını hissettirmek anlamında paylaştım. İnanın tahmin tutturma kısmını atlamak istedim ama içi boş kaldığından yazmak durumunda kaldım. Mesele benim tahminim değil, geri kalan hepsi Smile

Not: İstanbul'a hayatımızda ilk kez gittik. Avcılar cennet gibiydi. Kuzenlerle çılgınca gezdik, eğlendik. Tam 10 gün kaldık. Sultan Ahmet'ten Sirkeci'ye, Karaköy'den Taksim'e kadar tamamen yürüyerek gezdik. Gıcır arabamızı aldık ve evimize döndük.
İstanbul o zaman benim için cennetten bir köşeydi. İstanbul o zamanlar çok daha güzeldi ve yeşildi, bir de yaşamak için değil de tatil için gidince her şey göze daha güzel görünüyor.

Ağzına sağlık KARdeşim Bu anılar boşta kalmayacak emin ol kitabın yapraklarında bir çok kişiye ulaşıcak , ben ozaman imla hatalarını düzeltirim dicektim ama sen okadar güzel özetlemissin ki bırakalım da böyle kalsın hem yaşandığı gibi hemde yazıldığı gibi okunsun sonuçta bu bizim geçmişimiz bizim hayatımız yazısına değilde içindeki ogüzel yaşanmışlıklara baksınlar.. thumbsup
  Beğenenler:
  • Burak1980, KardanadamEmin, Snowsedat, snowserkan, Xooner
Cevapla





Konuyu Okuyanlar:
1 Ziyaretçi